Mezarlıklar en zengin yerlerdir. Arada dolaşıp o zenginlikleri yaşamak, kimlerin yaşayıp büyük göçe gittiğini görmek gerekir; görelim ki ders çıkarıp kendimize gelelim. Ama ne yazık ki kendimize gelişimiz mezarlıktan çıkıncaya kadar sürer, sonrasında yapacaklarımızdan geri kalmayız.
Mezarlıklarla ilgili birkaç anım var; bugün de onları paylaşmak istedim.
Bir gün yanıma bir bayan öğretmen arkadaş geldi.
“Hocam, bildiğim kadarıyla siz arada mezarlığa gidiyorsunuz. Bizim oralı bir polisin mezarı varmış, hiç gördünüz mü?” dedi. Düşünüp taşındım ve mezarı hatırladım, bildiğimi söyledim.
“Beni oraya götürür müsünüz?” dedi. Ertesi gün için sözleştik. Okul çıkışı buluşup mezarlığa gittik. Anlamlı bakışlara alışık olduğumdan artık kimseyi takmıyordum; hele bu bambaşka bir şeydi. Akşamüstü bir bayanla mezarlığa gitmek ilginç gelebilirdi. Mezarı bulup gösterdim. O zamanlar telefon kameraları olmadığından fotoğraf makinesiyle üç poz çekip arkadaşa teslim ettim. Sonrasında mezar düzenlendi ve başucuna bayrak dikildi. Bu konuda arkadaşın da fazla bilgisi olmadığından üstelemedim ama trafik kazasında ya da görev başında vefat etmiş olabileceğini düşündüm.
Mezarlıklarla ilgili ikinci anımı ise Şehit Fatih Küçükterci’nin mezarının başında yaşadım. Bu mezara gittiğimde parfüm kokusundan daha keskin bir koku hissederdim. “Hissederdim” diyorum; çünkü bunu başkalarıyla paylaştıktan sonra sanki kaybolup gitti. Yine de merak edip ailesine sordum: “Aradan bu kadar süre geçti, parfüm ya da benzeri bir şey sıkılmış olabilir mi?” diye. Çünkü karlı bir kış günü gittiğimde de aynı kokuyu duymuştum.
Tavas Mezarlığı’nda dikkatimi çeken bir başka olay da bir abinin mezarını oğluyla birlikte ziyaret ettiğimiz sırada yaşandı. Ortalık yakıcı bir sıcaklık içindeydi, yaprak bile kımıldamıyordu. Buna rağmen mezarın üzerindeki otlardan sadece baş kısmındaki bir tutam ot, biz orada kaldığımız sürece rüzgâr varmış gibi hareket ediyordu.
Bir gün yine mezarlıktayken telefonum çaldı. Arayan, o dönemin kaymakamının eşiydi.
“Hocam yine mezarlıktasın, biri mi vefat etti yoksa yine araştırma mı yapıyorsun? Gerçi siz şehitlerimizi de yalnız bırakmıyorsunuz.” dedi. Diş Hastanesi’nde çalıştığı için beni oradan görüyormuş.
Kim ne derse desin, mezarlıklar gizemlidir. Belki başkasının görmediğini görürsünüz ya da gördüğünüzü sanırsınız. Asıl mesele de budur. Başkasının “hurafe” demesine aldırmadan mezarlıklarda arada vakit geçirip dua ediniz. Kesinlikle mezarlıktan bir şey getirmeyiniz, odununu yakmayınız, oradan bir şey yemeyiniz. Bunlar benim naçizane önerilerimdir; yanlış anlaşılmasın dostlar.
Bizim Solmaz Mezarlığı da gizemlidir. Gece bir taşın yandığı söylenir; görülür hatta adına “Hacı Ümmet Taşı” denir. Perşembeyi cumaya bağlayan akşam mezarlık boyunca mayalı ekmek kokusu duyulduğu anlatılır. Bunu tüm köylü bilir, duyar; kim bilir, belki de bize öyle geliyordur.
Teyzemin vefat ettiği gün mezarlığa başka bir kapıdan girdim. Onların mezarlarının olduğu yere buradan gidecektim. Bizim köyün mezarlığında ilk defa bir koku hissettim; sanki çikolata ya da vanilya gibiydi. “Pipo falan mı içen var?” diye etrafıma baktım ama kimse yoktu. Sanırım bu da sonbaharın biz insanlara bir lütfuydu.
Hepsini hurafe saysanız da anılarımı tazelemiş oldum. Hakkınızı helal ediniz.
Hoşça kalın.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
MUHAMMET KAHRAMAN
Mezarlıkların Sessiz Dili ve Hatıralarım
Mezarlıklar en zengin yerlerdir. Arada dolaşıp o zenginlikleri yaşamak, kimlerin yaşayıp büyük göçe gittiğini görmek gerekir; görelim ki ders çıkarıp kendimize gelelim. Ama ne yazık ki kendimize gelişimiz mezarlıktan çıkıncaya kadar sürer, sonrasında yapacaklarımızdan geri kalmayız.
Mezarlıklarla ilgili birkaç anım var; bugün de onları paylaşmak istedim.
Bir gün yanıma bir bayan öğretmen arkadaş geldi.
“Hocam, bildiğim kadarıyla siz arada mezarlığa gidiyorsunuz. Bizim oralı bir polisin mezarı varmış, hiç gördünüz mü?” dedi. Düşünüp taşındım ve mezarı hatırladım, bildiğimi söyledim.
“Beni oraya götürür müsünüz?” dedi. Ertesi gün için sözleştik. Okul çıkışı buluşup mezarlığa gittik. Anlamlı bakışlara alışık olduğumdan artık kimseyi takmıyordum; hele bu bambaşka bir şeydi. Akşamüstü bir bayanla mezarlığa gitmek ilginç gelebilirdi. Mezarı bulup gösterdim. O zamanlar telefon kameraları olmadığından fotoğraf makinesiyle üç poz çekip arkadaşa teslim ettim. Sonrasında mezar düzenlendi ve başucuna bayrak dikildi. Bu konuda arkadaşın da fazla bilgisi olmadığından üstelemedim ama trafik kazasında ya da görev başında vefat etmiş olabileceğini düşündüm.
Mezarlıklarla ilgili ikinci anımı ise Şehit Fatih Küçükterci’nin mezarının başında yaşadım. Bu mezara gittiğimde parfüm kokusundan daha keskin bir koku hissederdim. “Hissederdim” diyorum; çünkü bunu başkalarıyla paylaştıktan sonra sanki kaybolup gitti. Yine de merak edip ailesine sordum: “Aradan bu kadar süre geçti, parfüm ya da benzeri bir şey sıkılmış olabilir mi?” diye. Çünkü karlı bir kış günü gittiğimde de aynı kokuyu duymuştum.
Tavas Mezarlığı’nda dikkatimi çeken bir başka olay da bir abinin mezarını oğluyla birlikte ziyaret ettiğimiz sırada yaşandı. Ortalık yakıcı bir sıcaklık içindeydi, yaprak bile kımıldamıyordu. Buna rağmen mezarın üzerindeki otlardan sadece baş kısmındaki bir tutam ot, biz orada kaldığımız sürece rüzgâr varmış gibi hareket ediyordu.
Bir gün yine mezarlıktayken telefonum çaldı. Arayan, o dönemin kaymakamının eşiydi.
“Hocam yine mezarlıktasın, biri mi vefat etti yoksa yine araştırma mı yapıyorsun? Gerçi siz şehitlerimizi de yalnız bırakmıyorsunuz.” dedi. Diş Hastanesi’nde çalıştığı için beni oradan görüyormuş.
Kim ne derse desin, mezarlıklar gizemlidir. Belki başkasının görmediğini görürsünüz ya da gördüğünüzü sanırsınız. Asıl mesele de budur. Başkasının “hurafe” demesine aldırmadan mezarlıklarda arada vakit geçirip dua ediniz. Kesinlikle mezarlıktan bir şey getirmeyiniz, odununu yakmayınız, oradan bir şey yemeyiniz. Bunlar benim naçizane önerilerimdir; yanlış anlaşılmasın dostlar.
Bizim Solmaz Mezarlığı da gizemlidir. Gece bir taşın yandığı söylenir; görülür hatta adına “Hacı Ümmet Taşı” denir. Perşembeyi cumaya bağlayan akşam mezarlık boyunca mayalı ekmek kokusu duyulduğu anlatılır. Bunu tüm köylü bilir, duyar; kim bilir, belki de bize öyle geliyordur.
Teyzemin vefat ettiği gün mezarlığa başka bir kapıdan girdim. Onların mezarlarının olduğu yere buradan gidecektim. Bizim köyün mezarlığında ilk defa bir koku hissettim; sanki çikolata ya da vanilya gibiydi. “Pipo falan mı içen var?” diye etrafıma baktım ama kimse yoktu. Sanırım bu da sonbaharın biz insanlara bir lütfuydu.
Hepsini hurafe saysanız da anılarımı tazelemiş oldum. Hakkınızı helal ediniz.
Hoşça kalın.