Henüz hayatın telaşı bugünkü kadar ağır değildi. Dostlukların, yürüyüşlerin ve yolda edilen sohbetlerin kıymeti daha başka hissediliyordu. İşte o gün, dört kafadar arkadaş; Necati Yıldıztepe, Veysel Çoban, Avni Özkan ve bendeniz, unutamayacağımız bir yürüyüşe çıkmaya karar verdik.
Sabah erkenden Tavas’ın eski Denizli Caddesi’nden yola koyulduk. Hedefimiz önce Bağ Pazarı, ardından Zeytin Yaylası’na ulaşmaktı. O yıllarda yollar bugünkü gibi kalabalık değildi. Bağların arasından geçen eski yol, insana hem huzur hem de özgürlük verirdi. İlk molamızı Bağ Pazarı civarında verdik. Biraz soluklandık, sohbet ettik, ardından yeniden düştük yollara.
Yürüdükçe Tavas’ın bağları bizi içine çekiyordu. Üzüm asmalarının arasından esen hafif rüzgâr, toprağın ve yeşilliğin kokusunu taşıyordu. Kızılcabölük bağlarından geçerken ara sıra durup etrafı seyrediyor, bazen de “Bu kadar yol yürünür mü?” diye birbirimize takılıyorduk. Ama o gün hepimizin içinde ayrı bir heyecan vardı.
Eski Denizli yolundan devam ederek yaklaşık 17 kilometrelik bir yürüyüşten sonra nihayet Zeytin Yaylası’na ulaştık. Yaylada su çıkan güzel bir yer bulduk. Ayakkabıları çıkarıp kendimizi çimenlerin üzerine bıraktık. Kimi uzandı, kimi yuvarlandı, kimi de serin suyla yüzünü yıkadı. O anki huzuru tarif etmek kolay değildi. Temiz hava ciğerlerimizi dolduruyor, buz gibi su bütün yorgunluğumuzu alıyordu.
Bir süre sonra azıklarımızı açtık. Yemeğimizi yedik, bol bol su içtik. Sonra çevreyi dolaşıp doğanın tadını çıkardık. Şehir hayatının gürültüsünden uzak, sadece kuş seslerinin duyulduğu o yaylada zaman durmuş gibiydi.
Fakat dönüş vakti geldiğinde işin rengi değişmeye başladı. Çünkü hiçbirimiz böyle uzun bir yürüyüşe alışık değildik. Başta hissetmediğimiz yorgunluk dönüş yolunda kendini iyice belli etti. Ayaklarımız sızlıyor, dizlerimiz tutuluyordu. Her birkaç kilometrede bir mola vermeye başladık. Çeşme başlarında su içiyor, taşların üzerine oturup derin nefesler alıyorduk.
Derken Şehit Çeşmesi’ne ulaştık. O noktada artık hepimiz tükenmiştik. Ayaklarımızın adeta canı kalmamıştı. Mecburen oğlum Şevket’i aradım. Durumu anlatınca biraz da alay ederek:
“Baba, size yürümek kolay mı geldi?” dedi ama yine de bizi almaya razı oldu.
Biz ağır ağır Bağ Pazarı’na kadar yürümeyi sürdürdük. Şevket ancak oraya yetişebildi. Arabaya bindiğimiz an hepimiz derin bir oh çektik. Yüzümüzde yorgunluk vardı ama içimizde büyük bir mutluluk hissediliyordu.
O gün toplamda yaklaşık 34 kilometrelik bir yürüyüş yapmıştık. Belki çok yorulduk, belki günlerce bacak ağrısı çektik ama dostlukla yapılan o yolculuk hafızamızda unutulmaz bir hatıra olarak kaldı. Çünkü bazı yollar kilometreyle değil, birlikte yürüdüğün insanlarla güzelleşirdi.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
MEHMET IRMAK
2000’li yılların serin bir pazar sabahıydı…
Henüz hayatın telaşı bugünkü kadar ağır değildi. Dostlukların, yürüyüşlerin ve yolda edilen sohbetlerin kıymeti daha başka hissediliyordu. İşte o gün, dört kafadar arkadaş; Necati Yıldıztepe, Veysel Çoban, Avni Özkan ve bendeniz, unutamayacağımız bir yürüyüşe çıkmaya karar verdik.
Sabah erkenden Tavas’ın eski Denizli Caddesi’nden yola koyulduk. Hedefimiz önce Bağ Pazarı, ardından Zeytin Yaylası’na ulaşmaktı. O yıllarda yollar bugünkü gibi kalabalık değildi. Bağların arasından geçen eski yol, insana hem huzur hem de özgürlük verirdi. İlk molamızı Bağ Pazarı civarında verdik. Biraz soluklandık, sohbet ettik, ardından yeniden düştük yollara.
Yürüdükçe Tavas’ın bağları bizi içine çekiyordu. Üzüm asmalarının arasından esen hafif rüzgâr, toprağın ve yeşilliğin kokusunu taşıyordu. Kızılcabölük bağlarından geçerken ara sıra durup etrafı seyrediyor, bazen de “Bu kadar yol yürünür mü?” diye birbirimize takılıyorduk. Ama o gün hepimizin içinde ayrı bir heyecan vardı.
Eski Denizli yolundan devam ederek yaklaşık 17 kilometrelik bir yürüyüşten sonra nihayet Zeytin Yaylası’na ulaştık. Yaylada su çıkan güzel bir yer bulduk. Ayakkabıları çıkarıp kendimizi çimenlerin üzerine bıraktık. Kimi uzandı, kimi yuvarlandı, kimi de serin suyla yüzünü yıkadı. O anki huzuru tarif etmek kolay değildi. Temiz hava ciğerlerimizi dolduruyor, buz gibi su bütün yorgunluğumuzu alıyordu.
Bir süre sonra azıklarımızı açtık. Yemeğimizi yedik, bol bol su içtik. Sonra çevreyi dolaşıp doğanın tadını çıkardık. Şehir hayatının gürültüsünden uzak, sadece kuş seslerinin duyulduğu o yaylada zaman durmuş gibiydi.
Fakat dönüş vakti geldiğinde işin rengi değişmeye başladı. Çünkü hiçbirimiz böyle uzun bir yürüyüşe alışık değildik. Başta hissetmediğimiz yorgunluk dönüş yolunda kendini iyice belli etti. Ayaklarımız sızlıyor, dizlerimiz tutuluyordu. Her birkaç kilometrede bir mola vermeye başladık. Çeşme başlarında su içiyor, taşların üzerine oturup derin nefesler alıyorduk.
Derken Şehit Çeşmesi’ne ulaştık. O noktada artık hepimiz tükenmiştik. Ayaklarımızın adeta canı kalmamıştı. Mecburen oğlum Şevket’i aradım. Durumu anlatınca biraz da alay ederek:
“Baba, size yürümek kolay mı geldi?” dedi ama yine de bizi almaya razı oldu.
Biz ağır ağır Bağ Pazarı’na kadar yürümeyi sürdürdük. Şevket ancak oraya yetişebildi. Arabaya bindiğimiz an hepimiz derin bir oh çektik. Yüzümüzde yorgunluk vardı ama içimizde büyük bir mutluluk hissediliyordu.
O gün toplamda yaklaşık 34 kilometrelik bir yürüyüş yapmıştık. Belki çok yorulduk, belki günlerce bacak ağrısı çektik ama dostlukla yapılan o yolculuk hafızamızda unutulmaz bir hatıra olarak kaldı. Çünkü bazı yollar kilometreyle değil, birlikte yürüdüğün insanlarla güzelleşirdi.