İnsan bazı yolculukları ömrü boyunca unutamaz. Aradan yarım asırdan fazla zaman geçse de, bir tren düdüğü duyduğunda ya da deniz kokusu burnuna geldiğinde, çocukluğunun en güzel günleri yeniden canlanır gözünde. Benim için de o yolculuklardan biri, babamla çıktığımız İzmir seyahatidir.
O yıllarda yaz mevsimi geldi mi bağlara taşınırdık. Günlerimiz üzüm bağlarının arasında, toprak kokusu ve kuş sesleriyle geçerdi. Hayat sade ama huzurluydu. Babam ise her yaz mutlaka İzmir Enternasyonal Fuarı’na giderdi. Bir yandan İzmir’de yaşayan amcalarımı ziyaret eder, bir yandan dükkânı için bisiklet yedek parçaları alır, bir yandan da fuarda sergilenen yenilikleri incelerdi.
Bir yaz beni de yanına almaya karar verdi. Annem ve henüz bebek olan kardeşim de bizimle gelecekti. Benim için bu sıradan bir yolculuk değil, bambaşka bir dünyanın kapısını aralayacak büyük bir maceraydı.
Sabah erkenden Tavas’tan hareket ettik. Eski otobüslerle Denizli’ye ulaştık. Ulu Camii’nin yanındaki garajdan yürüyerek tren istasyonuna indik. İlk defa tren görecek, ilk defa trene binecektim.
Perona yanaşan siyah buharlı lokomotif bana dev gibi görünmüştü. Bacasından gökyüzüne doğru yükselen duman, çıkardığı düdük sesi ve ağır ağır ilerleyişi hâlâ kulaklarımdadır.
Tren hareket edince pencereye yapıştım. Dağlar, ovalar, köyler bir film şeridi gibi gözümün önünden akıp gidiyordu. Fakat kömürle çalışan lokomotifin bacasından savrulan küçük kömür parçaları zaman zaman gözüme kaçıyordu. Gözlerim yanıyor, yaşarıyordu. Babam cebinden çıkardığı mendiliyle gözlerimi silerken tebessüm ediyor, “Biraz daha sabret oğlum, az kaldı.” diyordu.
Ben ise ne olursa olsun pencerenin önünden ayrılmıyordum. Çünkü ilk kez gördüğüm her şey bana mucize gibi geliyordu.
Saatler sonra İzmir’e vardık. Basmane Garı’nın kalabalığı, insanların telaşı ve şehrin hareketliliği beni hayran bırakmıştı. Garın önünden Urla İçmeler minibüsüne bindik. Tozlu yolları aşarak İçmeler’e ulaştık.
Babam, denize yakın hasır kulübelerden birini kiraladı. Çardakların altında insanlar dinleniyor, çocuklar kumlarda oynuyordu. Fakat İçmeler’i meşhur yapan yalnızca denizi değildi; şifalı suyuydu.
Sabahın erken saatlerinden itibaren insanlar ellerinde bardaklarla çeşmenin başında sıraya girerdi. Bir bardak, iki bardak derken suyu kana kana içerlerdi. Kısa bir süre sonra da suyun etkisini göstermesiyle tuvalete koşarlardı. Herkes bunun vücudu temizlediğine inanırdı. Biz çocuklar ise olan biteni merakla izler, büyüklerin telaşına gizlice gülümserdik.
Gündüzleri denize giriyor, dalgalarla oynuyor, kumdan kaleler yapıyordum. O yaz ilk kez denizin tuzlu suyunu, ilk kez sonsuz gibi görünen maviliği tanıdım. Çocuk kalbimde açılan o pencere hiç kapanmadı.
Birkaç gün sonra Tavas’tan tanıdıklarımız da geldi. Ancak yolculukları oldukça maceralı geçmişti. Eski minibüsleri yolda arızalanmış, saatler süren tamirin ardından ancak ertesi gün İçmeler’e ulaşabilmişlerdi.
Onlarla birlikte geçen günler daha da keyifliydi. Büyükler çardakta çay içip sohbet ediyor, annem kardeşimi kucağında uyutuyor, biz çocuklar ise denizin ve güneşin tadını çıkarıyorduk.
İçmeler’den sonra İzmir’deki amcalarımıza misafir olduk. Akşam olunca soluğu fuarda alıyorduk. O yılların İzmir Enternasyonal Fuarı ışıklarıyla, müzikleriyle ve kalabalığıyla adeta başka bir dünyaydı. Babam gündüz alışverişini yapıyor, akşam ise bizi fuarın rengârenk atmosferinde dolaştırıyordu.
Selçuk’tan gelen akrabalarımızla da orada buluştuk. Çocuklar kahkahalarla koşuştururken büyükler yılların hasretini gideriyordu. Ailenin en küçüklerinden Abdullah’ı babam uzun süre kucağında taşıdı. O sahne, aile olmanın en güzel fotoğraflarından biri olarak hafızama kazındı.
Dönüş yolculuğumuzu yeni hizmete giren şehirlerarası otobüslerden biriyle yaptık. Denizli’ye vardığımızda Tavas yoluna devam ettik. Cankurtaran’da mola verildi. Dağdan çıkan buz gibi kaynak suyundan içtik, demli çaylarımızı yudumladık ve yolumuza devam ettik.
Belki bugün o buharlı trenler yok. Hasır kulübelerin çoğu yıkıldı. Eski minibüslerin sesi çoktan sustu. Fuarların eski ihtişamı da geride kaldı.
Ama çocuklukta yaşanan o birkaç gün, insanın ömrüne koca bir mutluluk olarak yerleşiyor. Çünkü bazen en büyük zenginlik; lüks otellerde değil, hasır bir kulübede geçirilen birkaç yaz günü, babanın uzattığı bir mendil, annenin şefkatli bakışı ve ailece çıkılan mütevazı bir yolculuktur.
DEVAMI DİĞER SAYIDA…
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
MEHMET IRMAK
Babamın Hatıraları-1
Bir Yaz, Bir Tren ve İçmeler’in Şifalı Suları
İnsan bazı yolculukları ömrü boyunca unutamaz. Aradan yarım asırdan fazla zaman geçse de, bir tren düdüğü duyduğunda ya da deniz kokusu burnuna geldiğinde, çocukluğunun en güzel günleri yeniden canlanır gözünde. Benim için de o yolculuklardan biri, babamla çıktığımız İzmir seyahatidir.
O yıllarda yaz mevsimi geldi mi bağlara taşınırdık. Günlerimiz üzüm bağlarının arasında, toprak kokusu ve kuş sesleriyle geçerdi. Hayat sade ama huzurluydu. Babam ise her yaz mutlaka İzmir Enternasyonal Fuarı’na giderdi. Bir yandan İzmir’de yaşayan amcalarımı ziyaret eder, bir yandan dükkânı için bisiklet yedek parçaları alır, bir yandan da fuarda sergilenen yenilikleri incelerdi.
Bir yaz beni de yanına almaya karar verdi. Annem ve henüz bebek olan kardeşim de bizimle gelecekti. Benim için bu sıradan bir yolculuk değil, bambaşka bir dünyanın kapısını aralayacak büyük bir maceraydı.
Sabah erkenden Tavas’tan hareket ettik. Eski otobüslerle Denizli’ye ulaştık. Ulu Camii’nin yanındaki garajdan yürüyerek tren istasyonuna indik. İlk defa tren görecek, ilk defa trene binecektim.
Perona yanaşan siyah buharlı lokomotif bana dev gibi görünmüştü. Bacasından gökyüzüne doğru yükselen duman, çıkardığı düdük sesi ve ağır ağır ilerleyişi hâlâ kulaklarımdadır.
Tren hareket edince pencereye yapıştım. Dağlar, ovalar, köyler bir film şeridi gibi gözümün önünden akıp gidiyordu. Fakat kömürle çalışan lokomotifin bacasından savrulan küçük kömür parçaları zaman zaman gözüme kaçıyordu. Gözlerim yanıyor, yaşarıyordu. Babam cebinden çıkardığı mendiliyle gözlerimi silerken tebessüm ediyor, “Biraz daha sabret oğlum, az kaldı.” diyordu.
Ben ise ne olursa olsun pencerenin önünden ayrılmıyordum. Çünkü ilk kez gördüğüm her şey bana mucize gibi geliyordu.
Saatler sonra İzmir’e vardık. Basmane Garı’nın kalabalığı, insanların telaşı ve şehrin hareketliliği beni hayran bırakmıştı. Garın önünden Urla İçmeler minibüsüne bindik. Tozlu yolları aşarak İçmeler’e ulaştık.
Babam, denize yakın hasır kulübelerden birini kiraladı. Çardakların altında insanlar dinleniyor, çocuklar kumlarda oynuyordu. Fakat İçmeler’i meşhur yapan yalnızca denizi değildi; şifalı suyuydu.
Sabahın erken saatlerinden itibaren insanlar ellerinde bardaklarla çeşmenin başında sıraya girerdi. Bir bardak, iki bardak derken suyu kana kana içerlerdi. Kısa bir süre sonra da suyun etkisini göstermesiyle tuvalete koşarlardı. Herkes bunun vücudu temizlediğine inanırdı. Biz çocuklar ise olan biteni merakla izler, büyüklerin telaşına gizlice gülümserdik.
Gündüzleri denize giriyor, dalgalarla oynuyor, kumdan kaleler yapıyordum. O yaz ilk kez denizin tuzlu suyunu, ilk kez sonsuz gibi görünen maviliği tanıdım. Çocuk kalbimde açılan o pencere hiç kapanmadı.
Birkaç gün sonra Tavas’tan tanıdıklarımız da geldi. Ancak yolculukları oldukça maceralı geçmişti. Eski minibüsleri yolda arızalanmış, saatler süren tamirin ardından ancak ertesi gün İçmeler’e ulaşabilmişlerdi.
Onlarla birlikte geçen günler daha da keyifliydi. Büyükler çardakta çay içip sohbet ediyor, annem kardeşimi kucağında uyutuyor, biz çocuklar ise denizin ve güneşin tadını çıkarıyorduk.
İçmeler’den sonra İzmir’deki amcalarımıza misafir olduk. Akşam olunca soluğu fuarda alıyorduk. O yılların İzmir Enternasyonal Fuarı ışıklarıyla, müzikleriyle ve kalabalığıyla adeta başka bir dünyaydı. Babam gündüz alışverişini yapıyor, akşam ise bizi fuarın rengârenk atmosferinde dolaştırıyordu.
Selçuk’tan gelen akrabalarımızla da orada buluştuk. Çocuklar kahkahalarla koşuştururken büyükler yılların hasretini gideriyordu. Ailenin en küçüklerinden Abdullah’ı babam uzun süre kucağında taşıdı. O sahne, aile olmanın en güzel fotoğraflarından biri olarak hafızama kazındı.
Dönüş yolculuğumuzu yeni hizmete giren şehirlerarası otobüslerden biriyle yaptık. Denizli’ye vardığımızda Tavas yoluna devam ettik. Cankurtaran’da mola verildi. Dağdan çıkan buz gibi kaynak suyundan içtik, demli çaylarımızı yudumladık ve yolumuza devam ettik.
Belki bugün o buharlı trenler yok. Hasır kulübelerin çoğu yıkıldı. Eski minibüslerin sesi çoktan sustu. Fuarların eski ihtişamı da geride kaldı.
Ama çocuklukta yaşanan o birkaç gün, insanın ömrüne koca bir mutluluk olarak yerleşiyor. Çünkü bazen en büyük zenginlik; lüks otellerde değil, hasır bir kulübede geçirilen birkaç yaz günü, babanın uzattığı bir mendil, annenin şefkatli bakışı ve ailece çıkılan mütevazı bir yolculuktur.
DEVAMI DİĞER SAYIDA…