Bazen bir insanın ömrü, bir fotoğraf karesine sığar. Bazen de bir heykelin yüz ifadesine… Benim için o ifade, yıllar süren bir mücadelenin, sabrın ve vefanın sembolü oldu.
Londra’da, Madam Tousse Müzesi’nde Atatürk’ün heykelini ilk gördüğüm anı dün gibi hatırlıyorum. O an içimde yükselen hayal kırıklığını kelimelere dökmek kolay değil. Benim yakından görüp konuştuğum, yüz çizgilerini hafızama kazıdığım Atam’a benzemiyordu o heykel. Soluk yüzlü, donuk bakışlı bir figür… Oysa O, bakışıyla bile bir milleti ayağa kaldıran iradeydi.
İşte o gün karar verdim. Bu yanlış düzelmeliydi.
İngiliz polislerin kameralara el koymak istemesiyle başlayan o süreç, yıllar sürecek bir yazışma ve mücadele zincirine dönüştü. Kültür Bakanlığı’ndan Genelkurmay Başkanlığı’na, üniversitelerden sivil toplum kuruluşlarına kadar birçok kuruma defalarca yazılar yazdım. “Aslına uygun bir heykel yapılmalı” dedim. Çünkü mesele bir balmumu heykel değildi; mesele temsil meselesiydi. Bir milletin kurucusunun, dünyaya doğru tanıtılması meselesiydi.
Madam Tousse Müzesi yetkilileri zamanla yazışmalarımıza cevap verdi. Heykellerin belirli aralıklarla yenilendiğini söylediler. Ancak benim talebim yenilenmesi değil, gerçeğine uygun yapılmasıydı. Asker üniforması içindeki Atatürk’ün bir fotoğrafını istedim. Dosyalarındaki benzer bir figürü gönderdiler ama bu yeterli değildi.
Yeni heykel yapılıncaya kadar mevcut olanın teşhirden kaldırılması için de girişimlerde bulundum. Yazışmalar, belgeler, fotoğraflar… Tam dokuz yıl süren bir uğraşın her sayfasını arşivledim. Çünkü biliyordum ki bir gün bu çabanın hesabı sorulacak değil, kıymeti bilinecekti.
Derken hayırsever iş insanı Mustafa Koç’un devreye girmesiyle süreç hızlandı. Aslına uygun bir heykel yaptırılarak müzeye armağan edildi. O an, içimde bir ferahlık hissettim. Sanki yıllardır omzumda taşıdığım bir yük hafiflemişti.
Bu mücadele bana şunu öğretti: Vefa, sadece anmak değildir. Yanlış gördüğünde düzeltmek için çabalamaktır. Sahip çıkmaktır. Gerekirse tek başına kalmayı göze almaktır.
Avrupa’yı defalarca dolaştım. Kıbrıs’tan Viyana’ya, Paris’ten Londra’ya kadar birçok şehir gördüm. Ama her yolculukta aklımda aynı düşünce vardı: “Atatürk doğru temsil ediliyor mu?” Çünkü O, sadece bizim değil, insanlık tarihinin ortak değerlerinden biridir.
Bugün arşivimde duran o dosyalar, çocuklarıma ve torunlarıma bırakacağım en kıymetli mirastır. Belki bir gün onlar da, “Dedemiz bir heykelin yüzünde bir milletin onurunu aradı” derler.
Atamız aramızdan ayrıldı ama gönlümüzde yaşamaya devam ediyor. Ve bizler yaşadıkça, O’nu doğru anlatma sorumluluğumuz da sürecek.
Bir hatıranın daha sonuna gelirken şunu söylemek isterim:
Bazı mücadeleler görünmezdir. Ama vicdanı olan herkes bilir ki, en büyük zaferler sessiz kazanılır.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
MEHMET IRMAK
MEHMET SARIDEDE’NİN KALEMİNDEN: ANILAR (4)
Bir Heykelin İzinde, Bir Ömrün Vicdanı
Bazen bir insanın ömrü, bir fotoğraf karesine sığar. Bazen de bir heykelin yüz ifadesine… Benim için o ifade, yıllar süren bir mücadelenin, sabrın ve vefanın sembolü oldu.
Londra’da, Madam Tousse Müzesi’nde Atatürk’ün heykelini ilk gördüğüm anı dün gibi hatırlıyorum. O an içimde yükselen hayal kırıklığını kelimelere dökmek kolay değil. Benim yakından görüp konuştuğum, yüz çizgilerini hafızama kazıdığım Atam’a benzemiyordu o heykel. Soluk yüzlü, donuk bakışlı bir figür… Oysa O, bakışıyla bile bir milleti ayağa kaldıran iradeydi.
İşte o gün karar verdim. Bu yanlış düzelmeliydi.
İngiliz polislerin kameralara el koymak istemesiyle başlayan o süreç, yıllar sürecek bir yazışma ve mücadele zincirine dönüştü. Kültür Bakanlığı’ndan Genelkurmay Başkanlığı’na, üniversitelerden sivil toplum kuruluşlarına kadar birçok kuruma defalarca yazılar yazdım. “Aslına uygun bir heykel yapılmalı” dedim. Çünkü mesele bir balmumu heykel değildi; mesele temsil meselesiydi. Bir milletin kurucusunun, dünyaya doğru tanıtılması meselesiydi.
Madam Tousse Müzesi yetkilileri zamanla yazışmalarımıza cevap verdi. Heykellerin belirli aralıklarla yenilendiğini söylediler. Ancak benim talebim yenilenmesi değil, gerçeğine uygun yapılmasıydı. Asker üniforması içindeki Atatürk’ün bir fotoğrafını istedim. Dosyalarındaki benzer bir figürü gönderdiler ama bu yeterli değildi.
Yeni heykel yapılıncaya kadar mevcut olanın teşhirden kaldırılması için de girişimlerde bulundum. Yazışmalar, belgeler, fotoğraflar… Tam dokuz yıl süren bir uğraşın her sayfasını arşivledim. Çünkü biliyordum ki bir gün bu çabanın hesabı sorulacak değil, kıymeti bilinecekti.
Derken hayırsever iş insanı Mustafa Koç’un devreye girmesiyle süreç hızlandı. Aslına uygun bir heykel yaptırılarak müzeye armağan edildi. O an, içimde bir ferahlık hissettim. Sanki yıllardır omzumda taşıdığım bir yük hafiflemişti.
Bu mücadele bana şunu öğretti: Vefa, sadece anmak değildir. Yanlış gördüğünde düzeltmek için çabalamaktır. Sahip çıkmaktır. Gerekirse tek başına kalmayı göze almaktır.
Avrupa’yı defalarca dolaştım. Kıbrıs’tan Viyana’ya, Paris’ten Londra’ya kadar birçok şehir gördüm. Ama her yolculukta aklımda aynı düşünce vardı: “Atatürk doğru temsil ediliyor mu?” Çünkü O, sadece bizim değil, insanlık tarihinin ortak değerlerinden biridir.
Bugün arşivimde duran o dosyalar, çocuklarıma ve torunlarıma bırakacağım en kıymetli mirastır. Belki bir gün onlar da, “Dedemiz bir heykelin yüzünde bir milletin onurunu aradı” derler.
Atamız aramızdan ayrıldı ama gönlümüzde yaşamaya devam ediyor. Ve bizler yaşadıkça, O’nu doğru anlatma sorumluluğumuz da sürecek.
Bir hatıranın daha sonuna gelirken şunu söylemek isterim:
Bazı mücadeleler görünmezdir. Ama vicdanı olan herkes bilir ki, en büyük zaferler sessiz kazanılır.