Bazı hatıralar vardır; sadece anlatılmaz, yaşanır, hissedilir. Sararmış sayfalarda kalan o eski günler, aslında bir ömrün alın teriyle yazılmış destanıdır. İşte o hatıralardan biri…
1930’lu yılların sonu… Hayatın zor, imkânların kısıtlı olduğu ama insanların birbirine daha sıkı tutunduğu yıllar. Dedem, o dönemlerde ekmeğini taştan çıkaran bir neslin temsilcisiydi. Askerlikten döndükten sonra hayat mücadelesine atılmış, ticaretle uğraşmış, alın teriyle ailesini ayakta tutmuştu. Yokluk vardı ama yılgınlık yoktu.
O yıllarda ticaret dediğin bugünkü gibi değildi. Bir vagon incir alıp günler süren yolculuklarla başka şehirlere götürmek, haftalar sonra satabilmek… Risk büyüktü ama cesaret de öyle. Bir yandan doğanın sert yüzü, diğer yandan hayatın belirsizliği… Hatta öyle ki, bir tren yolculuğunda yaşanan felaket, yüzlerce insanın hayatına mal olmuştu. Dedem o günleri anlatırken “Allah korudu” demekle yetinirdi.
Ama onun asıl gücü ticaretten değil, insanlığından gelirdi. Söz senetti. Güven en büyük sermayeydi. Köylüler, Yörükler, herkes onun dükkânının önünde buluşur; alışverişten çok dostluk paylaşılırdı. Veresiye defterleri sadece borcu değil, güveni yazardı.
Sonra hayatın en özel dönüm noktalarından biri… Evlilik. 1942 yılında yapılan düğünler bugünkü gibi gösterişli değildi ama samimiyeti bambaşkaydı. Üç gün süren düğünlerde paylaşılan ekmek, içilen çay, edilen sohbet… Her şey doğaldı, her şey içtendi.
Genç yaşta sorumluluk almak, gece değirmenlere gitmek, aç susuz çalışmak… Dedemin anlattığı o günler, aslında bugünün gençlerine uzak ama bir o kadar da öğretici. Hastalıklar, yorgunluklar, yokluklar… Ama hepsinin üstesinden gelen bir irade vardı.
Ve en önemlisi; yılmadan, şikâyet etmeden, hayata tutunmak…
Bugün geriye dönüp baktığımızda, o neslin bize bıraktığı en büyük mirasın mal mülk değil; dürüstlük, çalışkanlık ve insanlık olduğunu görüyoruz. Onlar zor şartlarda yaşadı ama güçlü karakterler yetiştirdi.
Belki de bu yüzden, dededen kalan bir hatıra sadece geçmişi anlatmaz…
Aynı zamanda bugüne ışık tutar, yarına yön verir.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
MEHMET IRMAK
Mehmet Sarıdede nin kaleminden ANILAR (6)
Bazı hatıralar vardır; sadece anlatılmaz, yaşanır, hissedilir. Sararmış sayfalarda kalan o eski günler, aslında bir ömrün alın teriyle yazılmış destanıdır. İşte o hatıralardan biri…
1930’lu yılların sonu… Hayatın zor, imkânların kısıtlı olduğu ama insanların birbirine daha sıkı tutunduğu yıllar. Dedem, o dönemlerde ekmeğini taştan çıkaran bir neslin temsilcisiydi. Askerlikten döndükten sonra hayat mücadelesine atılmış, ticaretle uğraşmış, alın teriyle ailesini ayakta tutmuştu. Yokluk vardı ama yılgınlık yoktu.
O yıllarda ticaret dediğin bugünkü gibi değildi. Bir vagon incir alıp günler süren yolculuklarla başka şehirlere götürmek, haftalar sonra satabilmek… Risk büyüktü ama cesaret de öyle. Bir yandan doğanın sert yüzü, diğer yandan hayatın belirsizliği… Hatta öyle ki, bir tren yolculuğunda yaşanan felaket, yüzlerce insanın hayatına mal olmuştu. Dedem o günleri anlatırken “Allah korudu” demekle yetinirdi.
Ama onun asıl gücü ticaretten değil, insanlığından gelirdi. Söz senetti. Güven en büyük sermayeydi. Köylüler, Yörükler, herkes onun dükkânının önünde buluşur; alışverişten çok dostluk paylaşılırdı. Veresiye defterleri sadece borcu değil, güveni yazardı.
Sonra hayatın en özel dönüm noktalarından biri… Evlilik. 1942 yılında yapılan düğünler bugünkü gibi gösterişli değildi ama samimiyeti bambaşkaydı. Üç gün süren düğünlerde paylaşılan ekmek, içilen çay, edilen sohbet… Her şey doğaldı, her şey içtendi.
Genç yaşta sorumluluk almak, gece değirmenlere gitmek, aç susuz çalışmak… Dedemin anlattığı o günler, aslında bugünün gençlerine uzak ama bir o kadar da öğretici. Hastalıklar, yorgunluklar, yokluklar… Ama hepsinin üstesinden gelen bir irade vardı.
Ve en önemlisi; yılmadan, şikâyet etmeden, hayata tutunmak…
Bugün geriye dönüp baktığımızda, o neslin bize bıraktığı en büyük mirasın mal mülk değil; dürüstlük, çalışkanlık ve insanlık olduğunu görüyoruz. Onlar zor şartlarda yaşadı ama güçlü karakterler yetiştirdi.
Belki de bu yüzden, dededen kalan bir hatıra sadece geçmişi anlatmaz…
Aynı zamanda bugüne ışık tutar, yarına yön verir.