Süt Üreticisi Enflasyonun Günah Keçisi Olmamalıdır
Yazının Giriş Tarihi: 27.01.2026 12:21
Yazının Güncellenme Tarihi: 27.01.2026 12:21
Her gün soframıza gelen bir bardak sütün, bir dilim peynirin, bir kase yoğurdun arkasında; bayramı olmayan, tatili olmayan, gece gündüz hayvanının başında duran bir üretici vardır.
Ancak bugün gelinen noktada bu üretici, emeğinin karşılığını alamadığı gibi adeta enflasyonun sorumlusu ilan edilmektedir.
Oysa gerçek şudur:
Süt üreticisi enflasyonun sebebi değil, bu enflasyonun en ağır yükünü taşıyan kesimdir.
Ulusal Süt Konseyi’nin 7 Ocak 2026 tarihinde açıkladığı ve 22 Ocak’tan itibaren geçerli olan çiğ inek sütü tavsiye satış fiyatı litre başına 22,22 TL olarak belirlenmiştir. Kâğıt üzerinde bu rakam makul gibi görünse de, sahadaki gerçekler bu fiyatın üreticiyi ayakta tutmaya yetmediğini açıkça göstermektedir.
Çünkü üretici bugün yalnızca yemle, mazotla, elektrikle mücadele etmiyor.
Aynı zamanda hastalık riskiyle, belirsizlikle ve her geçen gün artan üretim baskısıyla yaşam mücadelesi veriyor.
Henüz geçtiğimiz aylarda bu köşede uyardık:
Şap hastalığı kapımızda.
Hayvan hareketlerinin kontrolsüzlüğü, kayıt dışı sevkler ve bilinçsiz alım-satım, bir işletmenin yıllarca verdiği emeği birkaç günde yok edebiliyor. Şap yalnızca bir hastalık değildir; süt veriminin düşmesi, buzağı kayıpları, pazarlama kısıtları ve ciddi gelir kaybı demektir.
Bir yandan “süt fiyatı neden yükseliyor?” diye sorulurken, diğer yandan üretici; karantina, aşı takvimi, kapalı işletme ve kesintiye uğrayan süt satışıyla baş başa bırakılmaktadır.
Bugün yem fiyatları ortadadır.
Yonca kuru otu 13–14 TL, arpa 13–14 TL, fabrika yemleri 17 TL’nin üzerindedir.
Mazot 54 TL, elektrik 3 TL/kWh, personel maliyeti ise asgari ücretle birlikte 35 bin TL seviyesine dayanmıştır.
Bu tablo karşısında yapılan bilimsel maliyet hesapları da gerçeği net biçimde ortaya koymaktadır.
TÜSEDAD’ın çalışmasına göre; 100 baş Holstein sağmal hayvanı bulunan ve günlük ortalama 30 litre süt verimi olan bir işletmede 1 litre sıcak çiğ sütün üretim maliyeti 23,93 TL’dir.
Yani üretici, daha sütü sağmadan zarar etmektedir.
Üstelik bu hesaplamaya süt primi ve buzağı destekleri dâhil olmasına rağmen tablo değişmemektedir.
Bu nedenle bugün tartışılması gereken konu “süt fiyatı çok mu?” sorusu değil;
bu şartlarda üretici nasıl ayakta kalacak? sorusudur.
Sahadaki tablo da bunu doğrulamaktadır.
Denizli ve çevre illerde yapılan sektör toplantılarında, soğutma ve toplama bedeli eklenerek fatura edilen soğuk süt fiyatı 23,42 TL seviyesine ulaşsa bile bu rakam üreticiye nefes aldırmamaktadır.
Bugün bu işi ancak;
soğuk tankı olan,
kendi yemini üretebilen,
yüksek verimli sürüye sahip,
tonaj yapan büyük işletmeler sürdürebilmektedir.
Küçük ve orta ölçekli aile işletmeleri ise sistemin dışına itilme riskiyle karşı karşıyadır.
Oysa hayvancılık birkaç büyük işletmenin omzuna bırakılabilecek bir sektör değildir.
Hayvancılık;
kırsalın devamıdır,
köyün ayakta kalmasıdır,
ülkenin gıda güvencesidir.
Bugün üretici kazanamazsa, yarın sanayici süt bulamaz.
Üretim durursa, raf fiyatlarını ne kurul kararları tutar ne de geçici önlemler.
Ne yazık ki yıllardır aynı senaryo tekrar etmektedir:
Süte zam yapılır ama üretici bu zammı bir ay sonra görür, parasını ise iki ay sonra alır.
Ancak yeme zam süte zam söylentisi çıkar çıkmaz yapılır.
Ardından market raflarında peynir, yoğurt, tereyağı ve tüm süt ürünlerine zam gelir.
Sonuçta hem üretici kaybeder, hem tüketici.
Tüketim düşünce bu kez “süt çekmiyor” denir, üretici baskılanır.
Sonra inekler kesime gider.
Üretim azalır, süt bulunmaz.
Dün yüzüne bakılmayan üreticiye bu kez “süt ver” diye yalvarılır.
Yetmez, ithalat kapısı açılır ve döngü yeniden başa döner.
Artık bu sistem çıkmaza girmiştir.
Genç nesil bu yüzden hayvancılık yapmak istememektedir.
Bakıcı yoktur, personel bulunamamaktadır.
Sektör Suriyeli ve Afgan işgücünden medet umar hâle gelmiştir.
Gençler köyden kent merkezine göç etmekte, asgari ücrete razı olmaktadır.
Köyde kalan ana-babalar ise kuru bakliyat vb. destekleriyle şehirdeki çocuklarını ayakta tutmaya çalışmaktadır.
“Gel köye dön, hayvancılık yap” denildiğinde;
bekârsa kız verilmez,
evliyse “eşim istemiyor” denir.
Bu sözler bahane gibi görünse de aslında acı bir gerçeğin ifadesidir.
Bu döngüye artık çomak sokmak ve durdurmak zorundayız.
Sektördeki tüm yetkililer iyi niyetlidir; ancak herkes ayrı ayrı düşündüğü için sonuç hep aynı yerde bitmektedir:
üreticinin değil, aracıların kazandığı bir sistemde.
Süt üreticisini enflasyonun günah keçisi ilan etmek yerine;
kayıtlı üretimi,
hastalıkla etkin mücadeleyi,
hayvan hareketlerinin denetimini,
TARSİM güvencesini
ve sürdürülebilir destek politikalarını konuşmak zorundayız.
Çünkü mesele sadece bugünün süt fiyatı değildir.
Mesele, yarının sütünü bulup bulamayacağımızdır.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Mustafa BOZ
Süt Üreticisi Enflasyonun Günah Keçisi Olmamalıdır
Her gün soframıza gelen bir bardak sütün, bir dilim peynirin, bir kase yoğurdun arkasında; bayramı olmayan, tatili olmayan, gece gündüz hayvanının başında duran bir üretici vardır.
Ancak bugün gelinen noktada bu üretici, emeğinin karşılığını alamadığı gibi adeta enflasyonun sorumlusu ilan edilmektedir.
Oysa gerçek şudur:
Süt üreticisi enflasyonun sebebi değil, bu enflasyonun en ağır yükünü taşıyan kesimdir.
Ulusal Süt Konseyi’nin 7 Ocak 2026 tarihinde açıkladığı ve 22 Ocak’tan itibaren geçerli olan çiğ inek sütü tavsiye satış fiyatı litre başına 22,22 TL olarak belirlenmiştir. Kâğıt üzerinde bu rakam makul gibi görünse de, sahadaki gerçekler bu fiyatın üreticiyi ayakta tutmaya yetmediğini açıkça göstermektedir.
Çünkü üretici bugün yalnızca yemle, mazotla, elektrikle mücadele etmiyor.
Aynı zamanda hastalık riskiyle, belirsizlikle ve her geçen gün artan üretim baskısıyla yaşam mücadelesi veriyor.
Henüz geçtiğimiz aylarda bu köşede uyardık:
Şap hastalığı kapımızda.
Hayvan hareketlerinin kontrolsüzlüğü, kayıt dışı sevkler ve bilinçsiz alım-satım, bir işletmenin yıllarca verdiği emeği birkaç günde yok edebiliyor. Şap yalnızca bir hastalık değildir; süt veriminin düşmesi, buzağı kayıpları, pazarlama kısıtları ve ciddi gelir kaybı demektir.
Bir yandan “süt fiyatı neden yükseliyor?” diye sorulurken, diğer yandan üretici; karantina, aşı takvimi, kapalı işletme ve kesintiye uğrayan süt satışıyla baş başa bırakılmaktadır.
Bugün yem fiyatları ortadadır.
Yonca kuru otu 13–14 TL, arpa 13–14 TL, fabrika yemleri 17 TL’nin üzerindedir.
Mazot 54 TL, elektrik 3 TL/kWh, personel maliyeti ise asgari ücretle birlikte 35 bin TL seviyesine dayanmıştır.
Bu tablo karşısında yapılan bilimsel maliyet hesapları da gerçeği net biçimde ortaya koymaktadır.
TÜSEDAD’ın çalışmasına göre; 100 baş Holstein sağmal hayvanı bulunan ve günlük ortalama 30 litre süt verimi olan bir işletmede 1 litre sıcak çiğ sütün üretim maliyeti 23,93 TL’dir.
Yani üretici, daha sütü sağmadan zarar etmektedir.
Üstelik bu hesaplamaya süt primi ve buzağı destekleri dâhil olmasına rağmen tablo değişmemektedir.
Bu nedenle bugün tartışılması gereken konu “süt fiyatı çok mu?” sorusu değil;
bu şartlarda üretici nasıl ayakta kalacak? sorusudur.
Sahadaki tablo da bunu doğrulamaktadır.
Denizli ve çevre illerde yapılan sektör toplantılarında, soğutma ve toplama bedeli eklenerek fatura edilen soğuk süt fiyatı 23,42 TL seviyesine ulaşsa bile bu rakam üreticiye nefes aldırmamaktadır.
Bugün bu işi ancak;
soğuk tankı olan,
kendi yemini üretebilen,
yüksek verimli sürüye sahip,
tonaj yapan büyük işletmeler sürdürebilmektedir.
Küçük ve orta ölçekli aile işletmeleri ise sistemin dışına itilme riskiyle karşı karşıyadır.
Oysa hayvancılık birkaç büyük işletmenin omzuna bırakılabilecek bir sektör değildir.
Hayvancılık;
kırsalın devamıdır,
köyün ayakta kalmasıdır,
ülkenin gıda güvencesidir.
Bugün üretici kazanamazsa, yarın sanayici süt bulamaz.
Üretim durursa, raf fiyatlarını ne kurul kararları tutar ne de geçici önlemler.
Ne yazık ki yıllardır aynı senaryo tekrar etmektedir:
Süte zam yapılır ama üretici bu zammı bir ay sonra görür, parasını ise iki ay sonra alır.
Ancak yeme zam süte zam söylentisi çıkar çıkmaz yapılır.
Ardından market raflarında peynir, yoğurt, tereyağı ve tüm süt ürünlerine zam gelir.
Sonuçta hem üretici kaybeder, hem tüketici.
Tüketim düşünce bu kez “süt çekmiyor” denir, üretici baskılanır.
Sonra inekler kesime gider.
Üretim azalır, süt bulunmaz.
Dün yüzüne bakılmayan üreticiye bu kez “süt ver” diye yalvarılır.
Yetmez, ithalat kapısı açılır ve döngü yeniden başa döner.
Artık bu sistem çıkmaza girmiştir.
Genç nesil bu yüzden hayvancılık yapmak istememektedir.
Bakıcı yoktur, personel bulunamamaktadır.
Sektör Suriyeli ve Afgan işgücünden medet umar hâle gelmiştir.
Gençler köyden kent merkezine göç etmekte, asgari ücrete razı olmaktadır.
Köyde kalan ana-babalar ise kuru bakliyat vb. destekleriyle şehirdeki çocuklarını ayakta tutmaya çalışmaktadır.
“Gel köye dön, hayvancılık yap” denildiğinde;
bekârsa kız verilmez,
evliyse “eşim istemiyor” denir.
Bu sözler bahane gibi görünse de aslında acı bir gerçeğin ifadesidir.
Bu döngüye artık çomak sokmak ve durdurmak zorundayız.
Sektördeki tüm yetkililer iyi niyetlidir; ancak herkes ayrı ayrı düşündüğü için sonuç hep aynı yerde bitmektedir:
üreticinin değil, aracıların kazandığı bir sistemde.
Süt üreticisini enflasyonun günah keçisi ilan etmek yerine;
kayıtlı üretimi,
hastalıkla etkin mücadeleyi,
hayvan hareketlerinin denetimini,
TARSİM güvencesini
ve sürdürülebilir destek politikalarını konuşmak zorundayız.
Çünkü mesele sadece bugünün süt fiyatı değildir.
Mesele, yarının sütünü bulup bulamayacağımızdır.