Çocukluğumun en sağlam direği, evimizin asırlık çınarıydı dedem. Lakabı “Macar”dı. Mesleği marangozluktu; bu lakabın nereden geldiğini hep merak etmişimdir. Belki Farsça’da marangoz demek olan “nacar” kelimesi zamanla ağızdan ağıza “Macar”a dönmüştür, kim bilir?
Altmış yaşına kadar tahtayla dertleşti, bize minik ahşap beşikler, küçük çocuklara yürüteçler yaptı. Sosyal güvencesi, maaşı yoktu; kanaatin bereketi ve Allah’ın inayetiyle geçinip gitti. Çok konuşmaz, pek gülmezdi. Sert bir duruşu vardı ama biz onun bizi ne kadar sevdiğini gözlerinden, ellerinin nasırından, sabah namazından dönerken getirdiği sıcak somun ekmekten bilir, sever, sayardık.
Cebinde kemik saplı çakısı, yağlığı eksik olmazdı. Yağlık bazen havlu, bazen de pazardan alınan meyve-sebze bohçası olurdu. Şeffaf poşetler henüz yaygın değildi; “Olan var, olmayan var” diyerek kimsenin görmediği bir mahremiyetle eve getirilirdi zerzevatlar.
Kışın siyah, kolları yoşungamış sakosunu giyer, dize kadar düğmeli İngiliz pantolonuyla işe giderdi. Diğer günlerde yelekli takım elbise, yeleğin cebinde köstekli saati… Yaz kış sekiz köşe kasket takar, namaz kılarken onu ters çevirirdi. Mestlerini sabah namazında giyer, yatsıda çıkarırdı. Ezan okunurken ne yemek yer, ne su içer, ne de konuşurdu. Ezan bitince “Azizallah” der, hayata devam ederdi. Kış günleri içeriye el iliyeni getirir, dedeme abdest aldırırdık. Birimiz peşkir tutar, birimiz ibrikle su dökerdik. Bu iş, ciddi bir işti. Biz de severek talip olurduk. Namaza giderken sakosunu tutar giydirirdik.
Haram-helal noktasında çok hassastı. Haram lokma yemenin sadece kendine değil, kendisinden sonra gelecek nesillere de zararı dokunacağına inanırdı. Nitekim "Ata eder, evlat öderdi."
Asker ocağı, peygamber ocağı
Askerliğini Ankara Ecza Deposunda yapmıştı. İki kez Gazi Mustafa Kemal’i görmüş, o hatıraları bize defalarca anlatmıştı. Vatan sevgisini, hürriyetin ekmek-su kadar kıymetli olduğunu birinci ağızdan öğrendik. Annesi onu askere uğurlarken “Yedi gününü yetirdim, bıyığını bitirdim, seni vatan için büyüttüm. Yaradan Rabbıma emanet ol” demiş. Asker ocağı onun için peygamber ocağıydı. Kaşığını kendisi götürür, yer sofrasında asker biçimi yan otururlarmış. Dört yıllık askerlik, telefonun, mektubun bile nadir olduğu yıllarda sıla hasretiyle geçer gidermiş.
Cami ile ev arası bir ömür
Hayatı namaz eksenliydi. Bütün vakit namazlarını camide kılardı. Yaz-kış, yağmur-çamur demez, yirmi yedi kat fazla sevap için Gerizönü Camisi’ne giderdi. Sabah namazından sonra kahvaltı, öğlen namazından sonra öğle yemeği, akşam namazından sonra akşam yemeği yenirdi. Sabah namazına giderken nenem avlu kapısını aralık bırakırdı ki; nasip ve bereket eve rahatça girsin. Demek ki o zamanlar güvenlik endişesi yokmuş. Akşam namazı vakti sokaklarda in cin top oynar, kimse rahatsız edilmezdi. O vakit “şeytanlı vakit”ti ki; imam bile karısını boşayabilirdi. Eğer o saatte bir evdeyseniz, kovulsanız da oturur, yemeğinizi yerdiniz.
Perşembe günü akşam, cuma akşamıydı. Yatsı namazından sonra "Tekasür" suresi, pazar günü akşamları "Amenarrasulü " okunur, ölmüşlerimizin ruhuna bağışlanırdı. O gecelerde ruhlarının evlerine gelip, "Bizim için dua eden yok mu ?" Diye baktıklarına inanılırdı. Onları melül, mahzun geri göndermek yanlış olurdu.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
ÜMMÜHAN MUSAN
DEDEM MACAR MEHMET
1.Bölüm
Gar mı yağıpba
Yarangüme’nin dağına
“Bu yerler bizimdir “ diyen
Efem dizini yere vura hey !
Çocukluğumun en sağlam direği, evimizin asırlık çınarıydı dedem. Lakabı “Macar”dı. Mesleği marangozluktu; bu lakabın nereden geldiğini hep merak etmişimdir. Belki Farsça’da marangoz demek olan “nacar” kelimesi zamanla ağızdan ağıza “Macar”a dönmüştür, kim bilir?
Altmış yaşına kadar tahtayla dertleşti, bize minik ahşap beşikler, küçük çocuklara yürüteçler yaptı. Sosyal güvencesi, maaşı yoktu; kanaatin bereketi ve Allah’ın inayetiyle geçinip gitti. Çok konuşmaz, pek gülmezdi. Sert bir duruşu vardı ama biz onun bizi ne kadar sevdiğini gözlerinden, ellerinin nasırından, sabah namazından dönerken getirdiği sıcak somun ekmekten bilir, sever, sayardık.
Cebinde kemik saplı çakısı, yağlığı eksik olmazdı. Yağlık bazen havlu, bazen de pazardan alınan meyve-sebze bohçası olurdu. Şeffaf poşetler henüz yaygın değildi; “Olan var, olmayan var” diyerek kimsenin görmediği bir mahremiyetle eve getirilirdi zerzevatlar.
Kışın siyah, kolları yoşungamış sakosunu giyer, dize kadar düğmeli İngiliz pantolonuyla işe giderdi. Diğer günlerde yelekli takım elbise, yeleğin cebinde köstekli saati… Yaz kış sekiz köşe kasket takar, namaz kılarken onu ters çevirirdi. Mestlerini sabah namazında giyer, yatsıda çıkarırdı. Ezan okunurken ne yemek yer, ne su içer, ne de konuşurdu. Ezan bitince “Azizallah” der, hayata devam ederdi. Kış günleri içeriye el iliyeni getirir, dedeme abdest aldırırdık. Birimiz peşkir tutar, birimiz ibrikle su dökerdik. Bu iş, ciddi bir işti. Biz de severek talip olurduk. Namaza giderken sakosunu tutar giydirirdik.
Haram-helal noktasında çok hassastı. Haram lokma yemenin sadece kendine değil, kendisinden sonra gelecek nesillere de zararı dokunacağına inanırdı. Nitekim "Ata eder, evlat öderdi."
Asker ocağı, peygamber ocağı
Askerliğini Ankara Ecza Deposunda yapmıştı. İki kez Gazi Mustafa Kemal’i görmüş, o hatıraları bize defalarca anlatmıştı. Vatan sevgisini, hürriyetin ekmek-su kadar kıymetli olduğunu birinci ağızdan öğrendik. Annesi onu askere uğurlarken “Yedi gününü yetirdim, bıyığını bitirdim, seni vatan için büyüttüm. Yaradan Rabbıma emanet ol” demiş. Asker ocağı onun için peygamber ocağıydı. Kaşığını kendisi götürür, yer sofrasında asker biçimi yan otururlarmış. Dört yıllık askerlik, telefonun, mektubun bile nadir olduğu yıllarda sıla hasretiyle geçer gidermiş.
Cami ile ev arası bir ömür
Hayatı namaz eksenliydi. Bütün vakit namazlarını camide kılardı. Yaz-kış, yağmur-çamur demez, yirmi yedi kat fazla sevap için Gerizönü Camisi’ne giderdi. Sabah namazından sonra kahvaltı, öğlen namazından sonra öğle yemeği, akşam namazından sonra akşam yemeği yenirdi. Sabah namazına giderken nenem avlu kapısını aralık bırakırdı ki; nasip ve bereket eve rahatça girsin. Demek ki o zamanlar güvenlik endişesi yokmuş. Akşam namazı vakti sokaklarda in cin top oynar, kimse rahatsız edilmezdi. O vakit “şeytanlı vakit”ti ki; imam bile karısını boşayabilirdi. Eğer o saatte bir evdeyseniz, kovulsanız da oturur, yemeğinizi yerdiniz.
Perşembe günü akşam, cuma akşamıydı. Yatsı namazından sonra "Tekasür" suresi, pazar günü akşamları "Amenarrasulü " okunur, ölmüşlerimizin ruhuna bağışlanırdı. O gecelerde ruhlarının evlerine gelip, "Bizim için dua eden yok mu ?" Diye baktıklarına inanılırdı. Onları melül, mahzun geri göndermek yanlış olurdu.