Nenem için misafir nerdeyse hayatın anlamıydı. Asosyal insanları sevmez “Harımdan atılmadık, el içine gatılmadık,” insan mı olur,diye tenkit ederdi. Bize: “Misafir gelirken mutlaka hoş geldin deyin, giderken güle güle demeseniz de olur,” derdi. Gelen kadın misafirlerin derhal bürgüsü alınır, dürülür, eli öpülür, baş köşeye oturtulurdu. Ellerine koku serpilir (gülsuyu veya kolonya), şeker tutulurdu. Bize şarat (göz kaş işareti) eder, ayakkabıları çevirtirdi.
Gelen misafirle çok uzun süre görüşülmemişse selamlaşma faslı biraz daha özel olurdu. “Gardaşcazım neeledesin seen” denilir, sarmaşılıp, iki yanlarına doğru sallanılır, aynı zamanda sırtlar yepeşlenirdi. Birbirlerine gülümseyerek; “Ayağına yağlar çalalım, yüzünü gören cennetlik, başında çöp mü kırsam acap” gibi sitemler ederlerdi. Çok sık görüşülmüşse ve fazla hürmet gösterilmemişse “Her gün gelen soğan gibi, ayda gelen doğan gibi” yakıştırması yapılırdı.
Gelenlere hâl hatır “Keyfin nasıl?” cümlesiyle sorardı. Köy içinden (Tavas’ın İçinden) gelen misafirlere, o an kavrulup , şimşir dibekte dövülmüş kaküleli kahve ikram ederdi. Üzerine mevsim meyveleri, kırık leblebi; kışsa; körtü, kuru üzüm, patlamış darı, duzlumba (buğday-nohut haşlaması) ceviz, kabuklu fıstık sinilerde servis edilirdi.
Nenem o kadar “yavız”dı ki; meyveleri misafirlerin eline zorla verir; “Obal (vebal) boynunuza, vallaha gücenirin, yen, yen!” diye ısrar ederdi.
Nenem sade lokuma “ıra’lı” lokum derdi. Ben lokumun uzaktan geldiği için bu adı aldığını sanırdım. Yıllar sonra öğrendim ki, Osmanlı’da kahvenin yanında lokum gelirse “rahatlı kahve”, su gelirse sade kahve denirmiş. Nenem Osmanlı döneminde yetişmiş bir kadındı; o eski âdetler onun ellerinde hâlâ yaşıyordu.
Misafire elden gelen izzet ikram gösterilmemesi “köpekten geçirivermek” tabiriyle kınanırdı. Misafir “Çay kahve içmeyelim” derse; ev sahibi “ Gabir ziyareti mi bu? Yedeğinnen(küpüyle) değil bardağınnan(testiyle) değil, bir billur çay da mı içilmez?” diyerek ısrar ederdi. Çayın yanında pasta bisküvi bilinmezdi. Evlerde porselen tabak olmazdı. Bütün billurlara (bardaklara) eşit miktarda şekerli çay ikram edilir, ikinci bardak teklif edilmezdi.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
ÜMMÜHAN MUSAN
DUDU NENEMİN MİSAFİRLERİ/1
Dudu Nenem peştamalını gerin de gel
Konunu komşunu çağır da gel
Bi çeğnem oturuverelim şurda hey!
İki beşlik bozuverelim burda hey!
Nenem için misafir nerdeyse hayatın anlamıydı. Asosyal insanları sevmez “Harımdan atılmadık, el içine gatılmadık,” insan mı olur,diye tenkit ederdi. Bize: “Misafir gelirken mutlaka hoş geldin deyin, giderken güle güle demeseniz de olur,” derdi. Gelen kadın misafirlerin derhal bürgüsü alınır, dürülür, eli öpülür, baş köşeye oturtulurdu. Ellerine koku serpilir (gülsuyu veya kolonya), şeker tutulurdu. Bize şarat (göz kaş işareti) eder, ayakkabıları çevirtirdi.
Gelen misafirle çok uzun süre görüşülmemişse selamlaşma faslı biraz daha özel olurdu. “Gardaşcazım neeledesin seen” denilir, sarmaşılıp, iki yanlarına doğru sallanılır, aynı zamanda sırtlar yepeşlenirdi. Birbirlerine gülümseyerek; “Ayağına yağlar çalalım, yüzünü gören cennetlik, başında çöp mü kırsam acap” gibi sitemler ederlerdi. Çok sık görüşülmüşse ve fazla hürmet gösterilmemişse “Her gün gelen soğan gibi, ayda gelen doğan gibi” yakıştırması yapılırdı.
Gelenlere hâl hatır “Keyfin nasıl?” cümlesiyle sorardı. Köy içinden (Tavas’ın İçinden) gelen misafirlere, o an kavrulup , şimşir dibekte dövülmüş kaküleli kahve ikram ederdi. Üzerine mevsim meyveleri, kırık leblebi; kışsa; körtü, kuru üzüm, patlamış darı, duzlumba (buğday-nohut haşlaması) ceviz, kabuklu fıstık sinilerde servis edilirdi.
Nenem o kadar “yavız”dı ki; meyveleri misafirlerin eline zorla verir; “Obal (vebal) boynunuza, vallaha gücenirin, yen, yen!” diye ısrar ederdi.
Nenem sade lokuma “ıra’lı” lokum derdi. Ben lokumun uzaktan geldiği için bu adı aldığını sanırdım. Yıllar sonra öğrendim ki, Osmanlı’da kahvenin yanında lokum gelirse “rahatlı kahve”, su gelirse sade kahve denirmiş. Nenem Osmanlı döneminde yetişmiş bir kadındı; o eski âdetler onun ellerinde hâlâ yaşıyordu.
Misafire elden gelen izzet ikram gösterilmemesi “köpekten geçirivermek” tabiriyle kınanırdı. Misafir “Çay kahve içmeyelim” derse; ev sahibi “ Gabir ziyareti mi bu? Yedeğinnen(küpüyle) değil bardağınnan(testiyle) değil, bir billur çay da mı içilmez?” diyerek ısrar ederdi. Çayın yanında pasta bisküvi bilinmezdi. Evlerde porselen tabak olmazdı. Bütün billurlara (bardaklara) eşit miktarda şekerli çay ikram edilir, ikinci bardak teklif edilmezdi.