Nenemizin ise nev-i şahsına münhasır bir dünyası vardı. Evinde misafir eksik olmazdı; herkes ona “Yavız” derdi. Çocukla çocuk, büyükle büyük olurdu. Ahşap kapının üstündeki çan, sabah namazında dedemin camiye gidişiyle çalmaya başlar, yatsıdan sonra nenemin misafirleri avlunun iki dönüm ötesine kadar uğurlamasıyla susardı. Kapıda zil yoktu, gündüzleri arkadan dayaklanmazdı.
“Mehmet Abaa! Dudu Anaaa!” nidasıyla girerdi insanlar. Çocuk aklımla “Dedeme neden abla diyorlar?” diye merak ederdim. O zamanlar çocuklara fazla soru sorma hakkı tanınmaz, biz de gocunmazdık. Yıllar sonra öğrendim ki “aba” Arapçada baba demekmiş. Demek ki dedemle nenem, herkesin ana-baba diyebileceği kadar güven veren insanlarmış.
Nenem okul yüzü görmemiş, okuma-yazma bilmezdi. Ama mahalledeki Şefika Anne’den dilden ezberlediği surelerle beş vakit namazını hiç geçirmez, kuşluk ve teheccüd namazlarını huşu içinde kılardı. Kuşluk namazından sonra yüz İhlas suresi okur, tespihine üfler, sonra tespihi gözlerine sürerdi.Zikirlerinden biri “Rabbi zidnî ilmâ” başladığında biz çocuklar birbirimize bakar gülümserdik; Nenem “ilmâ” kısmını hilmi dediği için, Hilmi adlı akrabasına dua ettiğini sanırdık. Çektiği zikirlerin anlamını belki tam bilmezdi ama o kadar büyük bir samimiyet ve teslimiyetle dua ederdi ki, ona hayran kalırdık.
“Yaradan Rabbım bizi her daim görür, ona göre dıkkat edin yaptıklarınıza,” derdi. İçimize otokontrolü böyle yerleştirmişti. Geceleri biz uyurken o dua dua yalvarırdı:
“Verdiğin nimetlere bin kere şükürler olsun Ya Rabbim. İki cihanda yüzümüzü ak eyle Allah’ım. Evlerimize pir bereketleri ver. Evlatlarımıza ak kapılar aç, hayırlı nasipler ver. Evlada emsale muhtaç etme bizi, diplere yatırıp kapılara baktırma. Üç gün yatak, dördüncüsü gün toprak ver. Bizleri şeytana uydurma, bütün iman ile göçmeyi nasip et. Sırat köprüsünden kuş gibi uçur, yel gibi geçir, gabrimizi nur ile doldur…”
O dualar, o ev, o yokuş… Şimdi ne kadar çok eşyamız, ne kadar hızlı günlerimiz olursa olsun, o evdeki sıcaklık, o içimize işleyen huzur bir türlü yakalanmıyor. Sanki nenemin sesi hâlâ kulaklarımda yankılanıyor; sanki o çıkartmada oturup Cihan Dağı’na bakıyorum. O günler geçti ama bıraktığı his, derin iz hiç silinmiyor içimden.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
ÜMMÜHAN MUSAN
Tavas’ın Eski Evleri Ve Dudu Nenem (2)
Nenemizin ise nev-i şahsına münhasır bir dünyası vardı. Evinde misafir eksik olmazdı; herkes ona “Yavız” derdi. Çocukla çocuk, büyükle büyük olurdu. Ahşap kapının üstündeki çan, sabah namazında dedemin camiye gidişiyle çalmaya başlar, yatsıdan sonra nenemin misafirleri avlunun iki dönüm ötesine kadar uğurlamasıyla susardı. Kapıda zil yoktu, gündüzleri arkadan dayaklanmazdı.
“Mehmet Abaa! Dudu Anaaa!” nidasıyla girerdi insanlar. Çocuk aklımla “Dedeme neden abla diyorlar?” diye merak ederdim. O zamanlar çocuklara fazla soru sorma hakkı tanınmaz, biz de gocunmazdık. Yıllar sonra öğrendim ki “aba” Arapçada baba demekmiş. Demek ki dedemle nenem, herkesin ana-baba diyebileceği kadar güven veren insanlarmış.
Nenem okul yüzü görmemiş, okuma-yazma bilmezdi. Ama mahalledeki Şefika Anne’den dilden ezberlediği surelerle beş vakit namazını hiç geçirmez, kuşluk ve teheccüd namazlarını huşu içinde kılardı. Kuşluk namazından sonra yüz İhlas suresi okur, tespihine üfler, sonra tespihi gözlerine sürerdi.Zikirlerinden biri “Rabbi zidnî ilmâ” başladığında biz çocuklar birbirimize bakar gülümserdik; Nenem “ilmâ” kısmını hilmi dediği için, Hilmi adlı akrabasına dua ettiğini sanırdık. Çektiği zikirlerin anlamını belki tam bilmezdi ama o kadar büyük bir samimiyet ve teslimiyetle dua ederdi ki, ona hayran kalırdık.
“Yaradan Rabbım bizi her daim görür, ona göre dıkkat edin yaptıklarınıza,” derdi. İçimize otokontrolü böyle yerleştirmişti. Geceleri biz uyurken o dua dua yalvarırdı:
“Verdiğin nimetlere bin kere şükürler olsun Ya Rabbim. İki cihanda yüzümüzü ak eyle Allah’ım. Evlerimize pir bereketleri ver. Evlatlarımıza ak kapılar aç, hayırlı nasipler ver. Evlada emsale muhtaç etme bizi, diplere yatırıp kapılara baktırma. Üç gün yatak, dördüncüsü gün toprak ver. Bizleri şeytana uydurma, bütün iman ile göçmeyi nasip et. Sırat köprüsünden kuş gibi uçur, yel gibi geçir, gabrimizi nur ile doldur…”
O dualar, o ev, o yokuş… Şimdi ne kadar çok eşyamız, ne kadar hızlı günlerimiz olursa olsun, o evdeki sıcaklık, o içimize işleyen huzur bir türlü yakalanmıyor. Sanki nenemin sesi hâlâ kulaklarımda yankılanıyor; sanki o çıkartmada oturup Cihan Dağı’na bakıyorum. O günler geçti ama bıraktığı his, derin iz hiç silinmiyor içimden.