Zaman hızla değişiyor… Ancak bu değişimin en çok hissedildiği yer ne şehirlerdir ne de teknolojiler. Asıl değişim, toplumların ruhunda yaşanıyor. Bir zamanlar üretmekle gurur duyan, elinin emeğini, alın terini bereket sayan bir toplumdan; hazır olana alışmış, tüketmeyi yaşam biçimi hâline getirmiş bir nesle doğru hızla kayıyoruz.
Bugün gençlerin büyük bölümü sabah kalkar kalkmaz telefona sarılıyor; daha kahvaltı etmeden onlarca içerik tüketiyor. Bir tıkla alışveriş, bir tıkla yemek, bir tıkla eğlence… Her şey kolay, her şey hızlı. Ama iş üretmeye gelince kimsenin elini taşın altına koymak istemediğini görmek insanı düşündürüyor.
Oysa bu topraklarda üretmek bir yaşam biçimiydi. Dedelerimiz sabah güneş doğmadan tarlaya iner, nenelerimiz evin işini bitirir, ağılına, bahçesine, hayvanına koşardı. Bir yerde ateş varsa onu yakan bir emek vardı. Şimdi ise ateş bile hazır geliyor… Çakmakla.
Tüketim alışkanlığı, artık sadece ekonomik bir problem değil; kültürel bir erozyon. İnsan ürettiği sürece var olur. Bir genç kendi emeğini ortaya koymadığı müddetçe ne işine bağlanabilir ne de hayatın kıymetini anlayabilir. Hazıra alıştıkça sabır azalıyor, sabır azaldıkça da ortaya çıkan her sonuç değersizleşiyor.
Bugün markette fiyatların artmasından şikâyet eden bir genç, üretim zahmetini hiç görmediği için gerçeği tam göremiyor. Bir tohumun toprağa düşmesinden rafa gelene kadar yaşanan sürecin zorluğunu bilmeyen, üreticiyle tüketici arasındaki mesafeyi anlayamıyor.
Asıl tehlike ise şu: Tüketen toplumlar bir süre sonra bağımlı hâle gelir. Üretmeyen bir toplum kendi ayakları üzerinde duramaz, dışarıdan gelen her krizde savrulur. Oysa üretmek, sadece ekonomik bir güç değil; aynı zamanda bağımsızlığın, özgüvenin ve kimliğin temeli.
Bugün hâlâ tarlasını eken, ağılına koşan, sabahın beşinde hayvanının başına giden insanlar sayesinde ayakta duruyoruz. Onlar üretimin son kaleleri… Fakat bu kalelerin sayısı her geçen gün azalıyor. Çünkü gençler, zahmetsiz kazancın cazibesine kapılıp üretimden uzaklaşıyor.
Biz bu gidişatı değiştirmek istiyorsak önce çocuklarımıza üretmenin değerini öğretmeliyiz. Onlara emek vermenin güzelliğini, alın terinin kıymetini hissettirmeliyiz. Bir elin emeği, bir toplumun geleceğini belirler.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Özay ALABAŞ
Tüketen Toplum Olmanın Bedeli
Zaman hızla değişiyor… Ancak bu değişimin en çok hissedildiği yer ne şehirlerdir ne de teknolojiler. Asıl değişim, toplumların ruhunda yaşanıyor. Bir zamanlar üretmekle gurur duyan, elinin emeğini, alın terini bereket sayan bir toplumdan; hazır olana alışmış, tüketmeyi yaşam biçimi hâline getirmiş bir nesle doğru hızla kayıyoruz.
Bugün gençlerin büyük bölümü sabah kalkar kalkmaz telefona sarılıyor; daha kahvaltı etmeden onlarca içerik tüketiyor. Bir tıkla alışveriş, bir tıkla yemek, bir tıkla eğlence… Her şey kolay, her şey hızlı. Ama iş üretmeye gelince kimsenin elini taşın altına koymak istemediğini görmek insanı düşündürüyor.
Oysa bu topraklarda üretmek bir yaşam biçimiydi. Dedelerimiz sabah güneş doğmadan tarlaya iner, nenelerimiz evin işini bitirir, ağılına, bahçesine, hayvanına koşardı. Bir yerde ateş varsa onu yakan bir emek vardı. Şimdi ise ateş bile hazır geliyor… Çakmakla.
Tüketim alışkanlığı, artık sadece ekonomik bir problem değil; kültürel bir erozyon. İnsan ürettiği sürece var olur. Bir genç kendi emeğini ortaya koymadığı müddetçe ne işine bağlanabilir ne de hayatın kıymetini anlayabilir. Hazıra alıştıkça sabır azalıyor, sabır azaldıkça da ortaya çıkan her sonuç değersizleşiyor.
Bugün markette fiyatların artmasından şikâyet eden bir genç, üretim zahmetini hiç görmediği için gerçeği tam göremiyor. Bir tohumun toprağa düşmesinden rafa gelene kadar yaşanan sürecin zorluğunu bilmeyen, üreticiyle tüketici arasındaki mesafeyi anlayamıyor.
Asıl tehlike ise şu: Tüketen toplumlar bir süre sonra bağımlı hâle gelir. Üretmeyen bir toplum kendi ayakları üzerinde duramaz, dışarıdan gelen her krizde savrulur. Oysa üretmek, sadece ekonomik bir güç değil; aynı zamanda bağımsızlığın, özgüvenin ve kimliğin temeli.
Bugün hâlâ tarlasını eken, ağılına koşan, sabahın beşinde hayvanının başına giden insanlar sayesinde ayakta duruyoruz. Onlar üretimin son kaleleri… Fakat bu kalelerin sayısı her geçen gün azalıyor. Çünkü gençler, zahmetsiz kazancın cazibesine kapılıp üretimden uzaklaşıyor.
Biz bu gidişatı değiştirmek istiyorsak önce çocuklarımıza üretmenin değerini öğretmeliyiz. Onlara emek vermenin güzelliğini, alın terinin kıymetini hissettirmeliyiz. Bir elin emeği, bir toplumun geleceğini belirler.