Biz misafirdik. Yanımızda oğlumuz Bertuğ da vardı.
Sohbet sırasında ev sahipleri, üstü kapalı bir cümle kurdu:
“Bizim de böyle bir çocuğumuz var…”
Çocuk görünmüyordu.
Merak ettim.Tüm gününü tek bir oda geçirdiğini öğrendim.
Bir engelli çocuk, tek bir odada uyuyor, uyanıyordu.
Orada besleniyor, orada altı değiştiriliyor,
sonra yine uyuyor… yine uyanıyordu.
Hep aynı rutin.
Gördüğü, baktığı, tanıdığı tek şey yattığı yerden gördüğü tavandı.
Odanın dışında ise duyulan
Kardeşlerin gülüşleri, oyunları, kavgaları…
Yani yaşanan hayatların sesi.
Ama hepsi odanın dışında..uzaktan.
İçeri girip çıkanın bakımı yapanın yalnızca anne olduğunu anladım.
Annenin sırtında da hayatın yükü vardı:
bakılması gereken hayvanlar,
doyurulması gereken çocuklar…
Bu bir çekirdek aile değildi.
Bitmeyen işler, tükenmeyen sorumluluklar…
Ve o çocuk…
Hayatı bir odadan dinleyen o çocuk.
Bir oda.
Bir yatak.
Bir tavan.
Dünyası buydu.Ne radyo vardı,
ne televizyon .…Sadece dışarıdan duyulan başka hayatların sesleri.
Bu çocuk engelli olduğu için değil,
bir odaya kapatıldığı için hayattan kopmuştu.
Engellilik bir beden meselesi olabilir.
Ama asıl engel;
utanmak, gizlemek, yok saymaktır.
Bir çocuğu “görünmesin” diye bir odaya kapatmak,
onu korumak değildir.
Bu, sessiz bir terk ediştir.
Kimseyi suçlamak için yazmıyorum bunları.
Ama hepimizin kendine sorması gereken bir soru var:
Bir çocuk,
engelli de olsa,
sessiz de olsa,
konuşamasa da
hayata dâhil edilmek zorunda değil mi?
Aynı odada oturabilmeli,
aynı pencereden bakabilmeli,
aynı hayatın parçası olabilmeli.
Çünkü bir çocuk,
bir bitki gibi büyümemeli.
Büyürken,
yaşamalıdır.
Ve iki yıl sonra,
o çocuğun öldüğü haberini aldım.
Yaşamadan ölmüştü.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
ÖZGÜL SERT
Tek Odalık Bir Hayat
Yıllar önce, ücra bir köy evine konuk olmuştuk.
Biz misafirdik. Yanımızda oğlumuz Bertuğ da vardı.
Sohbet sırasında ev sahipleri, üstü kapalı bir cümle kurdu:
“Bizim de böyle bir çocuğumuz var…”
Çocuk görünmüyordu.
Merak ettim.Tüm gününü tek bir oda geçirdiğini öğrendim.
Bir engelli çocuk, tek bir odada uyuyor, uyanıyordu.
Orada besleniyor, orada altı değiştiriliyor,
sonra yine uyuyor… yine uyanıyordu.
Hep aynı rutin.
Gördüğü, baktığı, tanıdığı tek şey yattığı yerden gördüğü tavandı.
Odanın dışında ise duyulan
Kardeşlerin gülüşleri, oyunları, kavgaları…
Yani yaşanan hayatların sesi.
Ama hepsi odanın dışında..uzaktan.
İçeri girip çıkanın bakımı yapanın yalnızca anne olduğunu anladım.
Annenin sırtında da hayatın yükü vardı:
bakılması gereken hayvanlar,
doyurulması gereken çocuklar…
Bu bir çekirdek aile değildi.
Bitmeyen işler, tükenmeyen sorumluluklar…
Ve o çocuk…
Hayatı bir odadan dinleyen o çocuk.
Bir oda.
Bir yatak.
Bir tavan.
Dünyası buydu.Ne radyo vardı,
ne televizyon .…Sadece dışarıdan duyulan başka hayatların sesleri.
Bu çocuk engelli olduğu için değil,
bir odaya kapatıldığı için hayattan kopmuştu.
Engellilik bir beden meselesi olabilir.
Ama asıl engel;
utanmak, gizlemek, yok saymaktır.
Bir çocuğu “görünmesin” diye bir odaya kapatmak,
onu korumak değildir.
Bu, sessiz bir terk ediştir.
Kimseyi suçlamak için yazmıyorum bunları.
Ama hepimizin kendine sorması gereken bir soru var:
Bir çocuk,
engelli de olsa,
sessiz de olsa,
konuşamasa da
hayata dâhil edilmek zorunda değil mi?
Aynı odada oturabilmeli,
aynı pencereden bakabilmeli,
aynı hayatın parçası olabilmeli.
Çünkü bir çocuk,
bir bitki gibi büyümemeli.
Büyürken,
yaşamalıdır.
Ve iki yıl sonra,
o çocuğun öldüğü haberini aldım.
Yaşamadan ölmüştü.